gonca's profile((¯`»¦«´¯)) GONCA ((¯`»...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    1/9/2006

    YOKUŞ...

     

    DÜN SABAHA KARŞI KENDİMLE KONUŞTUM.BEN HEP KENDİME ÇIKAN BİR YOKUŞTUM.YOKUŞUN BAŞINDA BİR DÜŞMAN VARDI;ONU VURMAYA GİTTİM,KENDİMLE VURUŞTUM...
     
     
    Bir saatliğine mutlu olacaksanız, şekerleme yapın
    Bir günlü
    ğüne mutlu olacaksanız, balı
    k avlamaya gidin
    Bir ayl
    ığına mutlu olacaksanı
    z, evlenin
    Bir y
    ıllığına mutlu olacaksanı
    z, bir servete konun
    Tüm ya
    şam boyunca mutlu olacaksanız, işinizi sevin...
     
                               

                                                                                            ÇİN ATASÖZÜ

     
    *************************************************************************************************************

    12/23/2005

    ѕєνgιℓιℓєя güиü

     

                      

      

             

              

    Sevmekten Gidince

    Sen beni sevmekten gidince ben bana borçlu kaldım
    Ya sen bana fazla geldin ya ben sana az kaldım
    Gitme bir adım öteye gülüm bir adımda gurbet olur
    Gitme bir nefes öteye gülüm her nefes hasret olur

    Aşk yasaklandı artık halka açık yerlerde
    El tutmak yol açıyor diye hesapsız
    Susmalara kaldırdık tüm tutuşmaları
    Yasak kelime oyunu yapmak
    Yalan söylemek mecburi ve serbest ayyuka çıkmak
    Artık yağmur sonraları toprak kokmak yok
    Tomurcuklanmak günah
    Ve bir insan gözü yüzünden 100 gün ardarda uyumamak
    Kimse ölmesin diye
    Kimsenin aklında her sevdalı verdiği sözü geri alacak
    Güneşi ayı ve hatta hiç bir tabiat olayı
    Şahit gösterilmeyecek hiç bir sevdaya
    Ne deniyorsa onu atacak kalp
    Ve süresi24 saate çıkarılacak meskun mahallerde ağlamanın

    Sen sesini alıp gidince ben burda dilsiz kaldım
    Ya sen bana fazla geldin
    Ya ben sana az kaldım
    Gitme bir adım öteye gülüm bir adımda gurbet olur
    Gitme bir nefes öteye gülüm her nefes hasret olur



    Yılmaz Erdoğan

     

     

     

     

    11/10/2005

    ATATÜRK

     
    ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - ORİJİNAL

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza
    ve müdafaa etmektir.

    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en
    kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek
    isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve
    Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde
    bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve
    şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve
    Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir
    galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın
    kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları
    dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün
    bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde
    iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde
    bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini,
    müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru
    zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evladı!

    İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve
    Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil
    kanda mevcuttur.

    Ankara, 20 Ekim 1927 

    -o-

    ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - YENİ TÜRKÇE

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin
    korumak ve savunmaktır.

    Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en
    değerli güven kaynağıdır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu
    kaynaktan yoksun etmek isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün,
    bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak
    için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını
    düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
    Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada
    benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı
    düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele
    geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman
    girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere,
    yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde
    olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler. Daha kötüsü, iş başında
    bulunan kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların
    siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde
    ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

    Ey Türk geleceğinin gençliği! 

    İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve
    Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu
    kanda vardır!

    Söylev' den 20 Ekim 1927

    ANILARLA ATATÜRK

    HAPI YUTARDI

    Atatürk Galatasaray Lisesi'nde öğrencilerden birine sordu:
    -Nil olmasaydı, Mısır ne olurdu?
    Öğrenci,çabuk yanıt vermek için boş bulunup:
    -Hapı yutardı...dedi.
    Bu yanıt Atatürk'ün hoşuna gitti.Öğrenciye on numara verdi.

    YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR

    Kral Edvard İstanbul'a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
    Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu.
    İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı.
    O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
    Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
    -Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.

    DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA OLMAZ

    Atatürk yazı devrimini gerçekleştirmişti.
    Yaşlı,genç,kadın,erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı.
    Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okur yazar olmuştu.
    yazı devriminin en dikkate değer yanı,Atatürk'ün bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır.
    Örneğin bazı kimseler kendisine:
    -Paşam,ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım.
    O kuşakla birlikte ortaokulu,liseyi ve üniversiteyi izletelim,diyorlardı.
    Atatürk bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı. -Devrim ya bir anda olur,yada hiç olmaz,dedi.

    YAPACAKLARIMDAN SÖZ EDİN

    Bir soruşturma dolayısıyla,Atatürk'ün başardığı işlerden Vasıf Çınar söz açmıştı.
    Kendisine Sordu:
    -Sizin en büyük eseriniz hangisidir?
    Atatürk'ün kısa cevabı şu olmuştu:
    -Benim yaptığım işler,biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir.Fakat,bana yaptıklarımdan değil,
    Yapacaklarımdan söz edin.

    BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK

    Yazı devriminden sonra(1928),Atatürk'ün kara tahta başındaki resmi görülünce,O'na "başöğretmen" denilmeye başlanmıştı.
    Aslında,adlandırmada geç kalınmıştı.
    Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra,bir İstanbul gazetecisi kendisine şöyle bir soru yöneltmişti:
    -Yurdu kurtardınız.Şimdi ne yapmak istrerdiniz?
    Hiç duraklamadan şu cevabı vermişti:
    -Milli Eğitim Bakanı olarak Türk Kültürünü Yükseltmeye çalışmak,en büyük amacımdır.
    Ondan sonra Atatürk nerede görünse,mutlaka orada bir okula girer,öğretmen ve öğrencilerle konuşurdu.
    Birgün Atatürk'ün yolu köy okuluna düştü.Tek sınıflı okulda bir genç öğretmen ders veriyordu.
    Atatürk sınıfa girince,öğretmen kürsüsünü terk etti.
    Atatürk:
    -Hayır,yerinizde oturunuz ve dersinize devam ediniz,dedi.Eğer izin verirseniz,bizde sizden faydalanmak isteriz.Sınıfa girdiği zaman,Cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.

     

     
     

    11/7/2005

    BU İNSANLAR NE YAPIYOR? :)

     

     

                                                       

                                                  

    Osmanlıca film isimleri;

    Million dollar baby - üçyüz ak çelik sibyan

    Spiderman - haşeret-ül adem.

    Zor ölüm - zahmet-ul vefat

    Fight club - teşekkül ün sille tokat

    Kuzuların sessizliği - sükunet-i cemaat_ul kuzu

    Shrek – gulyabani

    Pretty woman - hususi avrat

    Yaratığın dönüşü - avdet-ül hilkat-ı acayip

    Robocop - zabit-ül demirdöküm

    Godfather-şahbaba

    Kill bill - meft-ül bill

    Çılgın sekreter jale - na uslu defterdar jale

    Rosemary s baby - veled-i iblis ül gülmeryem

    Top gun - hezarfen-i tomkruyz

    American pie - frenk kurabiyesi

    Charlie's angels - tövbe estağfrullah :)

     

    11/5/2005

    ...

     

    miscellaneous_142.gif

    gonca19.gif    gonca18.gif          gonca.gif                 gonca19.gif    gonca18.gif 

     

    gonca15.gif

             gonca16.gif      gonca12.gif       gonca16.gif

    -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

     

    11/3/2005

    SPACES KARDEŞLİĞİ

     

     

     
    Click for Ankara, Turkey Forecast
     
    SPACES KARDEŞLİĞİNE BENDE KATILDIM
    BU DA BENİM LOGOM  EKLERSENİZ SEVİNİRİM
    EKLERSENİZ
     
     
    İŞTE LOGO KODLARIM
     
    <a href=" http://spaces.msn.com/members/masum78/" target="_blank"><img alt="masum prenses" src="http://www.filelodge.com/files/hdd2/7740/gonca.gif" border="0" width="200" alt="masum prenses" /></a>

     

     

                                                   

     
     

     

     

     

     

     

     

                        

     

                                                                     

         

               

     

     

     

                                      

             

     

     

     

                         

     

                       

                                                                              

                                                                

       

                                              

     

     

     
    ********************************************************************************************************** 

     

    10/18/2005

    ŞİİR

      

     

    KİMİ SEVSEM SENSİN


    Kimi sevsem sensin, hayret
    Sevgin hepsini nasıl değiştiriyor
    Gözleri maviyken yaprak yeşili
    Senin sesinle konuşuyor elbet
    Yarım bakışları o kadar tehlikeli
    Senin sigaranı senin gibi içiyor
    Kimi sevsem sensin, hayret
    Senden nedense vazgeçilemiyor
    Her şeyi terk ettim, ne aşk ne şehvet
    Sarışın başladığım esmer bitiyor
    Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
    Dudakları keskin kırmızı jilet
    Bir belaya çattık, nasıl bitirmeli
    Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
    Kimi sevsem sensin, hayret
    Kapıların kapalı girilemiyor
    Kimi sevsem sensin, senden ibaret
    Hepsini senin adınla çağırıyorum
    Arkamdan şımarık gülüşüyorlar
    Getirdikleri yağmur, sende unuttuğum
    Hani o sımsıcak iri çekirdekli
    Senin gibi vahşi öpüşüyorlar
    Kimi sevsem sensin, hayret
    İn misin cin misin anlamıyorum 
                                       Attilla İLHAN

     

    gonca20.gif

     

       SEVİYORUM SENİ

    Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi
    Geceleyin ateşler içinde uyanarak
    Ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi,
    Ağır posta paketini, neyin nesi belirsiz,
    Telaşlı, sevinçli, kuşkulu açar gibi,
    Seviyorum seni denizi uçakla ilk defa geçer gibi.
    İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık
    İçimde kımıldanan bir şeyler gibi,
    Seviyorum seni "Yaşıyoruz çok şükür!' der gibi.

                                                               Nazım Hikmet Ran
                                      27 Ağustos 1960

     

    gonca20.gif 

     

    Seni Düşünmek

    Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
    Dünyanın en güzel sesinden
    En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
    Fakat artık ümit yetmiyor bana,
    Ben artık şarkı dinlemek değil,
    Şarkı söylemek istiyorum.

                            Nazım Hikmet Ran

     

     gonca20.gif

     

     

    HATIRINA DÜŞECEĞİM 

    Kopkoyu bir sis içinde bir akşam
    Hatırına düşeceğim belki
    Bir an ıslayacak yağmur yüzünü
    Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın
    Sonra sıcak yatağında
    Uzun uzun ağllayacaksın.
    Ağlayacak!

    Boğazında bir şeyler düğümlenecek
    Ah yanımda olsaydı diyeceksin
    Tüm yıldızlar gülecek haline
    Ay da göz kırpacak
    İliklerine işleyecek bensizlik.
    Kahrolacaksın...!

    Bir sigara tüttüreceksin ihtimal
    Ufku seyredeceksin saatlerce
    Bir rüzgâr kopçalayacak yüzünü
    Sonra hayalim gelecek karşına
    Bir şiirimi mırıldanacaksın
    Hıçkıracaksın..!

    Gönlünden atamadığın gibi
    Kafandan da silemeyeceksin beni
    Düşlerine gireceğim her gece
    İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü
    Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman
    Anlayacaksın..!

    Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin
    Kafan gibi kalemin de işlemeyecek
    Unutmak isteyeceksin her şeyi
    Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi
    Kıvranacaksın!

                                       Necip Fazıl Kısakürek

     

    gonca20.gif

     

    Günaydın gelincik, nasılsın?
    Neden boynun bükük yaprakların sarı
    Seni vuran yağmur mu yoksa soğuk mu?
    Yoksa toprakların mı kurak
    Ya da adını bilmediğin diyarlardan
    Hüzün mü saldılar damarlarına?
    Ağlama be gelincik
    Kanatma yüreğimi
    Ben, sonbaharken yeterince yağıyorum
    Sen bari gökyüzüme umut ol.
    Yapraklarına can gelsin
    Hayatımıza neşe
    Ben sonbaharken,
    Sen hep o narin gelincik kal
    Yapraklarında gülücük,
    Mevsiminde hep bahar olsun.
     

                                Tunahan Emirhan

     

    gonca20.gif

     

     

    gonca20.gif

     

    HAN DUVARLARI

    Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,
    Bir dakika araba yerinde durakladı.
    Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
    Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
    Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
    Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.

    İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
    Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
    Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları,
    Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
    Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
    Ellerim takılırken rüzgârların saçına
    Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
    Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
    Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
    Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar,
    Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
    Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
    Gökler bulutlanıyor, rüzgâr serinliyordu.
    Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.
    Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
    Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.
    Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.

    Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
    Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.
    Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali,
    Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
    Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.
    Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
    Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
    Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
    Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
    Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.
    Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;
    Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
    Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
    Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:
    Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
    Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
    Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
    Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.
    Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
    Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
    Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı,
    Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.
    Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
    Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
    Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
    Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.
    Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
    Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...
    Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
    Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
    Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
    Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...

    Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
    Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
    Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
    Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.
    Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa
    Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
    "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan
    Baba ocağından yar kucağından
    Bir çiçek dermeden sevgi bağından
    Huduttan hududa atılmışım ben"

    Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...
    Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
    Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!
    Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
    Araya gitti diye içlenme baharına,
    Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...

    Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk,
    Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.
    Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
    Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.
    Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
    Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
    Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
    Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.
    Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide,
    İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
    Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
    Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:
    Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
    Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
    Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
    Burada son fırtına son dalı kırıyordu...
    Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla,
    Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
    Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
    Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
    Gönlümde can verirken köye varmak emeli
    Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"
    Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana
    Biz menzile vararak atları çektik hana.

    Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
    Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.
    Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor,
    Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...
    Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
    Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
    Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
    Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;

    "Gönlümü çekse de yârin hayali
    Aşmaya kudretim yetmez cibali
    Yolcuyum bir kuru yaprak misali
    Rüzgârın önüne katılmışım ben"

    Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı,
    Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...
    Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
    Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
    Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
    Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
    Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım,
    Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!

    "Garibim namıma Kerem diyorlar
    Aslı'mı el almış haram diyorlar
    Hastayım derdime verem diyorlar
    Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"

    Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında,
    Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
    Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
    Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!
    Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,
    Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..

    Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
    "Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
    Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
    Dedi: "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"

    Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti,
    Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
    Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.

    Aradan yıllar geçti işte o günden beri
    Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim,
    Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.
    Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar,
    Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
    Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
    Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!...


      Faruk Nafiz Çamlıbel

     

    gonca20.gif

     

     

     

    Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
    delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
    Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
    kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
    Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
    Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

    “Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

    “Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

    Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
    kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

    Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
    deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
    Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
    Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
    dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
    ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
    Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”

    Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
    çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
    özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
    arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
    başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

    O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
    Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
    Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
    prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
    ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
    Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

    40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
    bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
    bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
    için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

    İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
    şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
    değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
    ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
    defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
    Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

    İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
    Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
    Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
    en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
    Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
    tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
    ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”

    Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
    birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

    Gözleri nemlendi kadının...
    Çok tatlı!.. dedi...

     

     

     


    9/30/2005

     

           

     

     

     

     

     

     

     

     

     

                                                                                

    9/28/2005

    ŞİİR

     

    TAHİRLE ZÜHRE MESELESİ

    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
    bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
    yani yürekte.

    Meselâ bir barikatta dövüşerek
    meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
    meselâ denerken damarlarında bir serumu
    ölmek ayıp olur mu?

    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

    Seversin dünyayı doludizgin
    ama o bunun farkında değildir
    ayrılmak istemezsin dünyadan
    ama o senden ayrılacak
    yani sen elmayı seviyorsun diye
    elmanın da seni sevmesi şart mı?
    Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
    yahut hiç sevmeseydi
    Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

    Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
    hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
                                                  Nazım Hikmet RAN


    VASİYET

    Yoldaşlar nasip olmazsa görmek o günü,
    ölürsem kurtuluştan önce yani,
    alıp götürün
    Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

    Hasan beyin vurdurduğu
    ırgat Osman yatsın yanımda
    ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
    kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

    Traktörlerle türküler geçsin alt başından mezarlığın,
    seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
    tarlalar orta malı, kanallarda su,
    ne kuraklık, ne candarma korkusu.

    Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
    toprağın altında yatar upuzun,
    çürür kara dallar gibi ölüler,
    toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

    Ama bu türküleri söylemişim ben
    daha onlar düzülmeden,
    duymuşum yanık benzin kokusunu
    traktörlerin resmi bile çizilmeden.

    Benim sessiz komşularıma gelince,
    şehit Ayşe'yle ırgat Osman
    çektiler büyük hasreti sağlıklarında
    belki de farkında bile olmadan.

    Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
    -öyle gibi de görünüyor-
    Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
    ve de uyarına gelirse,
    tepemde bir de çınar olursa
    taş maş da istemez hani... 
                                 Nazım Hikmet RAN


    HASRET

    Yüzyıl oldu yüzünü görmeyeli,
    belini sarmayalı,
    gözünün içinde durmayalı,
    aklının aydınlığına sorular sormayalı,
    dokunmayalı sıcaklığına karnının.

    Yüz yıldır bekler beni
    bir şehirde bir kadın.

    Aynı daldaydık, aynı daldaydık.
    Aynı daldan düşüp ayrıldık.
    Aramızda yüz yıllık zaman,
    yol yüz yıllık.

    Yüz yıldır alacakaranlıkta
    koşuyorum ardından.
                                          Nazım Hikmet RAN

    SOL YANIM ACIYOR ANNE :(

    Merhaba anne,
    Yine ben geldim.
    Merak etme okuldan çıktım da geldim.
    Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
    Ali, "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder."
    demişti de onun için söylüyorum.
    Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde
    soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu.
    Ben biliyorum artık anne, sağım neresi, solum neresi
    Ağrıyan yanımın neresi olduğunu.
    Şimdi iyi biliyorum anne.
    Hani geçen geldiğimde:
    Şuram acıyor işte, şuram demiştim de
    Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
    Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte,
    Sol yanım çok acıyor anne.
    Hem de her gün acıyor anne her gün.

    Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
    Elinden tutup okula getirdi.
    Yakası da danteldi.
    Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
    Ben de ağladım,
    Ağladım hiç de utanmadım.
    Öğretmen ne oldu dedi?
    Düştüm, dizim çok acıyor dedim.
    Yalan söyledim anne.
    Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.

    Bugün ben de saçım örülsün istedim.
    Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
    Dantel yaka istedim.
    Babam; "Ben bilmem ki kızım." dedi.
    Bari okula sen götür dedim.
    "Kızım, iş..." dedi.
    Ben de bana ne dedim, ağladım.
    "Kızım, ekmek" dedi babam.
    Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
    Ha, bi de sol yanım yine çok acıdı anne.

    Herkesin çorapları bembeyaz,
    benimkiler gri gibi.
    Zeynep, "Annem, beyazlara renkli çamaşır
    katmadan yıkıyormuş" dedi.
    Babam hepsini birlikte yıkıyor.
    Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
    Uffff, babam, her gün domates
    peynir koyuyor beslenmeme.
    Üzülmesin diye söylemiyorum ama
    Arkadaşlarım her gün kurabiye,
    börek, pasta getiriyor.
    Biliyorum babam pasta yapmasını
    bilmez anne.

    Hava kararıyor, ben gideyim anne.
    Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
    Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
    Kim bozuyor toprağını,
    Çiçeklerini kim koparıyor?
    İzin verme anne,
    Ne olur toprağına el sürdürme!
    Eve gidince aklıma geliyor bi de
    bunun için ağlıyorum anne.
    Bak, kavanoz yanımda,
    toprağından bir avuç daha alayım.
    Biliyor musun anne?
    Her gelişimde aldığım topraklarını
    Şu kavanozda biriktirdim.
    Üzerine de resmini yapıştırıp
    başucuma koydum.

    Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
    Kimseye söyleme ama anne
    Bazen de konuşuyorum onunla.
    Ne yapayım seni çok özlüyorum
    anne.
    Ha unutmadan,
    Öğretmen yarın anneyi anlatan
    bir yazı yazacaksınız dedi.
    Ben babama yazdıracağım.
    Öğretmen anlarsa çok kızar ama
    bana ne kızarsa kızsın.
    Ben seni hiç görmedim ki neyi,
    nasıl anlatacağım anne.

    Senin adın geçince sol yanım
    acıyor anne.
    Hiç bir şey yutamıyorum.
    Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
    Kağıda da böyle yazamam ya anne.
    Ben gidiyorum anne,
    Toprağını öpeyim, sen de rüyama gel beni öp.
    Mutlaka gel anne,
    Sen rüyama gelmeyince
    Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
    Sol yanım acıyor anne.
    İşte tam şurası,
    Sol yanım çok acıyor anne.
    Seni çok özledim anne, çooook...

    BİR ANKA KUŞU

    Yüzlerce soğuk namlu üzerime çevrildi,
    Yüzlerce demir tetik aynı anda gerildi!
    Anne, beni söğüdün gölgesinde vurdular,
    Öpmeye kıyamadığın oğlun yere serildi.
    Üşüştü birer birer çakallar üzerime,
    Üşüştü her bir yandan göğsüme, ciğerime.
    Anne, beni leş gibi yiyip talan ettiler,
    Teşhis edilmek için savurdular önüne.
    "Yeryüzündeki acıların
    Hepsini, hepsini tattım!"
    Heder oldum, ekmeğime tütün kattım!
    Beni milyon kere yaktılar üstüste.
    Bir Anka kuşu gibi anne,
    Kendimi külümden yarattım.
    Geceler tanıır beni; konarım göçerim ben.
    Geceler tanır beni; kan damlar içerim ben.
    Anne, sen beni unut. Karanlığın bağrında
    Kırmızılar ekerim, siyahlar biçerim ben.
    Suçüstü yakalandım bölüşürken kalbimi,
    Suçüstü, kelepçeyle yardılar bileğimi.
    Anne, ben diyar diyar umudun savaşçısı,
    Bir tutam sevgi için dağladım gözlerimi.
    Prometheus'tum, çiviyle çakılırken taşlara
    Ciğerimi kartallara yedirdim.
    Spartakus'tüm, köleliğin çığlığında.
    Aslanlara yem oldum, tükendim.
    Kör kuyuların dibinde Yusuf'tum,
    Kerbela çölünde Hüseyin.
    Zindanlarda Cem Sultan, sehpada Pir Sultan.
    Kaçıncı ölmem, kaçıncı dirilmem bu?
    "Tanrılardan ateş çaldım,"
    Yüzyıllarca tutuştum, üstüste yandım.
    Bir Anka kuşu gibi anne,
    Kendimi külümden yarattım.
                                     Yusuf Hayaloğlu

    BEN SANA MECBURUM !

    Ben sana mecburum bilemezsin
    Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
    Büyüdükçe büyüyor gözlerin
    Ben sana mecburum bilemezsin
    İçimi seninle ısıtıyorum.

    Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
    Bu şehir o eski İstanbul mudur?
    Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
    Sokak lambaları birden yanıyor
    Kaldırımlarda yağmur kokusu
    Ben sana mecburum, sen yoksun!

    Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
    İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
    Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
    Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
    Birkaç hayat çıkarır yaşamasından
    Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
    Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

    Fatihte yoksul bir gramafon çalıyor
    Eski zamanlarda bir Cuma çalıyor
    Durup köşe başında deliksiz dinlesem
    Sana kullanılmamış bir gök getirsem
    Haftalar ellerimde ufalanıyor
    Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
    Ben sana mecburum, sen yoksun!

    Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
    Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
    Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
    Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
    Bütün ıslanmışşın tüylerin ürperiyor
    Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
    Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor.

    Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Bu kurtlar sofrasında belki zor
    Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
    Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Sus deyip adınla başlıyorum
    İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
    Hayır başka türlü olmayacak
    Ben sana mecburum bilemezsin...

                                          Attila İLHAN

    SİMİDİN İKİ YARISI


    İlkokula başladığımız günü hatırladın mı?
    Aynı sırayı kapmıştık koşarcasına
    Nasıl da sevmiştik birbirimizi
    Dost olmuştuk taparcasına
    Tanımadan bilmeden kimliğimizi.
    Hangimiz simit alsak bölerdik orta yerden
    Yarısı senin yarısı benimdi
    Hastalansan, bir gün okula gelmesen ya
    Yarısı paketlenir, yarısı boğazıma düğümlenirdi
    Her şeyi böler paylaşırdık
    Artık simidin iki yarısı olmuştuk
    Simidin iki yarısı

    Hatırladın mı?
    Cebimizdeki bozuklukları
    Döker masanın üstüne sayardık
    Farketmezdi, bende fazla sende eksik
    Oldu mu iki bilet parası, haydi sinemaya.
    Film de kafamıza göre değildi ya
    "Gönül Yarası",
    Olsun biz yine giderdik.
    Maksat birliktelik...
    Hatırladın mı?
    Resim öğretmenimiz mum boya istemişti
    Kuru boyalar zaten harçlığımızı bitirmişti
    Bir kutu alıp da bölmüştük renkleri
    Ne farkederdi;
    Birlikte boyamıyacak mıydık resimleri?
    Sen de saklar mısın hâlâ?
    Atmamışım küçülmüşleri
    Bende siyahı, sende sarısı, kalemler...
    Kalemler bile simidin iki yarısı

    Hayallerimizi de paylaşırdık,
    Hatırladın mı?
    Ben de evlenecektim ileride, sen de.
    Benim kızım, seninse oğlun olacaktı
    Çoktan takılmıştı isimleri de.
    Dostça, kardeşçe
    Sevmeyi öğreneceklerdi, kenetlenmeyi
    Dahası, bir simidi ortadan bölmeyi
    Kimbilir, severlerdi birbirlerini aşkla
    Belki de evlenirlerdi
    Ne güzel hayallerdi

    Benim kızım,
    Senin oğlunun karısı, hayaller...
    Hayaller bile simidin iki yarısı
    Ne kadar oldu görüşmedik bilmiyorum
    Kayboldun birden
    O günden beri simidin yarısı elimde
    Yarısı boğazımda düğüm
    Ben şerefli bir görev aldım orduda.
    Kızım büyümekte
    İsmi de kararlaştırdığımız gibi,
    Ya sen?
    Hep seni merak edip durdum,
    Evlendin mi, oğlun var mı?


    Ta ki...
    Kanımı donduran o güne kadar
    O harekât gününe...
    Savaş alanındaydık, senin elinde silah
    Benim elimde silah
    Savaşmak zorundaydık
    Bire-bir bırakmıştı kader
    Ölmek-öldürmek değildi beni kahreden
    Bir can borcumuz vardı,
    Ha bugün, ha yarın ödenecekti zaten
    Ne düşündüğünü bilememek
    Ve öğrenememekti beni öldüren


    Kıpırdamadan duruyordun,
    bir heykelden farksız bir ölüden sessizdin.
    Davranmaman şaşkınlık mı
    Yoksa sevginin bedeli miydi, bir bilebilsem?
    "Davran" diyordum.
    Seni öldürmem için yüce bir sebebim var,
    Ölmem için de.
    Vatan-Millet sağolsun
    Yine de istiyordum
    Kendime ait bir sebebim olsun
    Tüm savaşlar sevgiyi kurtarmak içindir.

    Bir simidin bedeli; sevgiyle ödenirmiş.
    Bir sevginin bedeli; ölüp, ölüp dirilmekle
    "Davran, seni bu şekilde öldüremem"
    Sesim, dağlara çarpıp yankılanıyordu
    Öldürsem de ölmüştüm, öldürmesem de
    Ne Vatanıma ihanet edebilirdim, ne de sevgine

    Belli ki, sen de keskin nişancıydın, ben de
    Yoksa gönderirler miydi bizi birbirimize?
    Aynı anda karşılıklı iki kurşun ve iki beden,
    Düşen, beyaz karlar üstüne sızan,
    Kanımız değildi.
    Hani, lisenin köşesinde takıldığımız
    Kafe vardı ya...
    İçtiğimiz tavşan kanı çayların demiydi.

    Cebimizden çıkan üç-beş kuruşu gördün mü,
    Sende eksik, bende fazla, ne farkeder?
    Tam iki bilet parasıydı.
    Bu film de kafamıza göre değildi ya
    "Gönül Yarası..."
    Olsun, maksat birliktelik, haydi sinemaya.

    Hasretten açık kalan gözlerimizde
    Son hayallerimizi gördüm;
    Benim kızım senin oğlunun karısıydı.
    Beyaz karlardan
    Bedenlerimize yansıyan ışığı gördüm;
    Güneşin sarısıydı.
    Ellerimizde sımsıkı sarıldığımız
    Ve gevşeyen avuçlarımızdan kayan
    Simidin iki yarısıydı.

    Duyuyor musun?
    Şimdi arkamızdan yalan yanlış zanlar
    "Aynı anda ikisi ha", yanlış yargılayanlar
    Al eline kalemi, yazalım taşımızı.
    Bende siyahı, sende sarısı
    Söylesin taşlar, söylesin yazgımızı
    "-Çekinmedim Vatan uğrunda öldürmekten"
    "-Kaçınmadım sevgim uğruna ölmekten"
    Kimdi bizi bize böylesine düşman eden?
    Şüphesiz ki, yaşarlar bir simidi ikiye bölmeden
    Yarısı sende yazsın, yarısı bende
    Bizi kim anlar? Ancak zamanlar...
    Bir simidi ikiye bölen zamanlar, zamanlar...
    Zamanlar bile simidin İki Yarısı,
    Simidin İki Yarısı...

     

    Zehra Birsen Yamak

     

    ZİYARETÇİ DEFTERİ

     

    KİŞİSEL SAYFAM HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİZİ YAZARSANIZ
    SEVİNİRİM

     

    gonca14.gif

    Hit Counter

                                     Spaces Kardeşim   (Resmin üstüne tıklayın)